Hocabey'in ( İhsan Doğramacı ) Kalemi
Bir büyük hekim, hoca, yönetici… Zekaveti ve çalışkanlığı müsellem. Türk Yükseköğretimine imza atmış önemli bir isim. Sadece kendisi değil, öğrencileri bile dünya çapında ün almış önemli bir bilim adamı. Aslen Kerkük Türkü. Önemli, köklü bir aileden gelir. Hacettepe Üniversitesi gibi bugün dünyada hatırı sayılır bir yükseköğretim kurumunun kurucusu ve uzun yıllar rektörlüğünü yapmış. Yine Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent Üniversitesi’ni kurmuş dünya üniversiteleri ile yarışır hale getirmiş büyük vizyon sahibi bir müteşebbis.

Hacettepe Üniversitesi bünyesinden çıkmış birçok üniversitenin doğumunu gerçekleştirmiş, onlarca ödül ve nişan sahibi bir büyük insan.
12 Eylül Askeri darbesinden sonra kurulmuş olan Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kanununu yapıp ve yine uzun yıllar başkanlığını yapmış “Hocabey” lakabını hak etmiş bir ilim adamı.
60 yaşından sonra Fransızca öğrenip, Sorbon’da ders verecek kadar dile hâkim olmuş bir hoca…
Onun meziyetlerini burada anlatacak değilim. Onun ismi ile anılan ve kurulduğundan bu yana tartışmaların odağındaki bir kurum olan YÖK’ü de tartışacak değilim.
Bu konulara ilişkin 42 yıldır yazılıp çizilmeyen kalmadı. Kah protesto edildi kah karikatürlere konu, dergilere kapak olan Doğramacı’yı öğrenciliğinde protesto etmeyen belki de kimse yoktur (ben dahil).
Her neyse, dedim ya bunu tartışacak değilim…
YÖK üyelerini ve rektörleri zaman zaman Bilkent’te ki muhteşem köşkünde ağırlardı. Yemek verirdi. Ben de YÖK üyesi olarak katılırdım o yemeklere. Hayatının son dönemlerinde dost olmuştuk. Severdi beni, sayardım onu. Kimi zaman beni çağırırdı köşke. Hacettepe Üniversitesini, YÖK’ü, Bilkent Üniversitesini nasıl kurduğunu, hangi zorluklarla karşılaştığını anlatırdı.
Ama sanki beş yüz kişiye konferans verir gibi ciddiyetle yapardı sunumunu. Sonra da bir kahve içip ayrılırdık.
Hocabey’in yanında hep bir küçük not defteri bulunurdu. Bütün randevuları, yapacakları ya da önemli bulduğu hususları bu not defterine kaydederdi. Evet özel sekreteri vardı. Ama her şeye rağmen kendisi de notlarını tutardı. Notlarını tutarken kullandığı kalem tükenmez kalemleri tercih ettiğini gördüm. Ama benim gördüğüm Montblanc 146 idi. Fakat sehpanın üzerinde hep bir dolma kalem vardı. Yüzlerce kalemim olmasına, dolma kalem ile bu kadar ilgili olmama rağmen hiç görmediğim bir kalemdi. Kaleme bayılıyordum. Ama Hocabey’e bir şey diyemezdim ki…
O zamanlar Altıncı Parmak isimli kitabımı hazırlıyordum. Kitap; Kalemi, kâğıdı, yazıyı anlatan bir çalışma olacaktı. Hocaya bu çalışmadan bahsettim. Önce garipsedi. “Kalemin de kitabımı olur?” der gibi. Sonra hoşuna gitmeye başladı. Anlattıkça dikkatle dinledi. “Yahu, bu kalem denilen şey bir derya imiş…” dediğini duydum. Sordu, anlattım. Yazının tarihçesi, kalemin serencamı, kâğıdın atası, yazının sanat haline gelmesi, Osmanlının yazıya verdiği önemi, yazının çeşitlerini, Uzakdoğu’da, Avrupa’da yazıyı, kalemi anlattım. Çok ama çok hoşlandı. “Hoca peki kaç kalemin var?” diye sordu. “Hocam” dedim “Bereketi kaçmasın diye söylemiyorum, ama hatırı sayılır miktarda…” dedim ve ekledim “Efendim, mesele sayısının çokluğundan ziyade, ya da altından yahut mücevherden yapılmasından daha önemlisi kimin kullandığı, neleri yazdığı, hangi kararlara imza attığıdır” deyince. “Ne demek bu?” diye sordu. Turgut Özal’ın, Erbakan’ın, Süleyman Demirel’in ve daha nice siyasilerin önemli kalemlerine sahip olduğumu ayrıca Devrim otomobilinin projesini çizen kalemin, Etimesgut Uçak fabrikasında imal edilen uçak motorunun projesini çizen kalemler gibi nice tarihi kalemlere sahip olduğumu söyledim ve ekledim, “Nasip olursa ileride bir sergi açmayı düşünüyorum” der demez “Çok çok iyi olur” dedi. O sırada gözüm sehpadaki masada idi. O kalemi aldı eline “Bak hoca, bu kalemi nereden aldığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen Paris’ten almıştım. Şimdi bunu sana veriyorum. İleride açacağın sergide bu da olsun ‘Hocabey’in Kalemi’ dersin…” dedi.
Güldü.
Güldüm…
“Tabii ki hocam” dediğimi hatırlıyorum. Allahtan kalemin özellikleri ile ilgili detay bilgi sormamıştı. Kalem çok güzeldi ama o kalem hakkında bilgim yoktu. İlk etapta Vintage kaleme benziyordu.1930’ların kalemi olduğunu düşünüyordum. Fakat nasıl bu kadar temiz ve yıpranmamış olabilirdi ki? Bu sebeple araştırmam gerekiyordu.
Mevzu hocanın ilgisini çekmişti. “Muhittin Hoca, bu tür mevzular insanı rahatlatır. Ara sıra bunları da konuşalım” dedi. Belli ki sohbetten memnun kalmıştı. Bir tek kelimenin bile fazladan kullanılarak zaman israfına tahammülü olmadığı için, konuşurken çok dikkat ediyordum.
Ayrılık zamanı geldi. Elini öptüm. “Bu sefer alışveriş tek taraflı olmadı” dedi kendine has tavrı ile. Sustum mu, “Estağfurullah hocam” dedim mi tam hatırlamıyorum.
YÖK çok yakındı. YÖK’e geçtim. Kalemi incelemeye başladım. Çok net bilgiye rastlamamıştım. Lojmandaki evimde dünyada üretilen bütün kalemleri ihtiva eden büyük bir kitap-katalog vardı. Heyecanla açtım ve buldum bizim kalemi.


Kalem, tahmin ettiğim gibi 1931 yılında imal edilmiş Pelikan 111…
Fakat birçok kalem firmasının yaptığı gibi Pelikan da 1997 yılında sınırlı sayıda (5000 adet) nostalji olarak üretmiş ve piyasaya sürmüş. Gövde 18 ayar som altından yapılmış ve altın kısmın üzeri meneviş desenli düz çizgili şeritlerle süslenmiş ve ancak çok dikkatli bakıldığı takdirde görülebilir. Kapağı selüloit gövde ile buluşan ucunda iki altın yüzük, klipsi de yine 18 ayar altın. Mürekkep dolumu için piston topuzlu olup sert kauçuktan yapılmış bölmeli namlu şeklindedir.
Dikkatle (büyüteç ile) bakıldığında altın gövde üzerinde “Au750 18Ct PF” damgasını görmek mümkün. Mürekkep dolumu için kullanılan pistonun üzerinde dolum için döndürülme gereken yönü belirlemek için bir ok vardır. Kapağın bir tarafında 5000 kalemden kaçıncı olduğu bildiren bir damga, diğer tarafında ise eski stil yazı tipinde yeşil dolgulu “Pelikan” kelimesi yazılmıştır. Tam tepede ise yine yeşil dolgulu Pelikan logosu bulunmaktadır.
Zaman çabuk geçti.
Hocabey, 25 Şubat 2010 tarihinde bu alemden göçtü.
Defin işlemi, babası adına yaptırdığı Doğramacızade Ali Paşa Camisinin bahçesindeki anıt mezarda yapıldı. Cenaze törenine katıldığımda onun kalemi vardı elimde.
Şimdi düşünüyorum da; acaba Merhum Hocabey bu kalemle ne yazılar yazmış, notlar almış ve nelere imza atmıştı…
Dünya Pediatri bilimine ve Türk Yükseköğretimine büyük katkıları olmuş (her türlü tartışmaya rağmen) Hocabey’i tanımaktan bahtiyarım. Onun bir emanetine sahip olmaktan da mutluyum.
Rahmet niyazı ile…

