Skip to content Skip to footer
PROF. DR. MUHİTTİN ŞİMŞEK'İN KALEMİNDEN

Ayşen Öğretmen'in Kalemi

İnsanoğlunu şekillendiren iki insan vardır:
Doğar doğmaz hissettiği, sinesinde güven bulduğu anne, Ailenin dışında, cemiyete hazırlanmak için kucağına sığındığımız; bilgimizi, erdemimizi, ahlakımızı ve hayatımızın kalan kısmında birikimlerimizin temelinin atıldığı ilkokuldaki öğretmenimiz. Her şeyimizdir o. Artık anne baba değil “Öğretmenim öyle söyledi.” denir.
“Öğretmen bilir, öğretmen yapar, o korur...”
O ne dediyse odur, çocuğun gözünde. Hele sevmişse öğretmenini, güveni tam olmuşsa. Dünya ile baş edebilen Zaloğlu Rüstem’dir adeta o minik yavrunun gözünde.
Bu kadar önemlidir, miniğin âleminde o…

Öğretmenlerimiz vardı.
Evden götürdüğümüz tezekle ve odunla, daha biz girmeden sobayı yakıp sınıfı sıcacık yapan. Çantasından çıkardığı mendili ile akan burnumuzu silen. Af buyurunuz, zaruri ihtiyaçlarımızı gidermemize yardımcı olan. Akşam oturmalarında evimizde anne babamızla bizi konuşan öğretmenlerimiz...
“Yavrum!!!” deyişi, yaralanan dizimize pe-re-ja kolonyası sürdükten sonra üfleyişi. Anamızla özdeş öğretmenlerimiz.

Toprak damlı, kerpiç evlerde oturmalarını dert etmezlerdi onlar. Eğitimde “ceza-ödül” ilişkisini çok iyi bilirlerdi, her zaman çantalarında sizi mutlu edecek küçük sürpriz hediyeleri vardı. İmkânsızlık içinde, imkân oluştururlardı. Okulun, sınıfın bakımını, boya badanasını onlar yaparlardı, eylül girmeden. Tertemiz giysileri, ağır vakur yürüyüşleri, taralı saçları, bakımlı bembeyaz dişleri vardı. Sigara içtiklerini görmezdik onların. Oyun oynarlardı minik öğrencileri ile; yakan top, voleybol... Psikolojimizi bilirlerdi. Üzüldüğümüzü anlarlar, incitmeden sıkıntılarımızı öğrenirlerdi. Kırsal kesimin ebeveyni utangaçtır, okula gelmezler, onlar giderdi anne babamıza...
Öğretmenlerimiz vardı... Ayakkabısı delik, elbisesi yırtık çocukları giydiren.

Böyle bir öğretmenim vardı benim. İlkokulun ilk iki sınıfında: Ayşen Öğretmen.
Bir soruya verdiğim cevap hoşuna gitmişti de, kare bir silgi ile yarısı mavi, diğer yarısı kırmızı olan bir kurşun kalem hediye etmişti bana. Kullanmadım o silgiyi, kullanamadım. Anamın sandığının bir köşesine saklamıştım.

Kalem mi?
Ahh! O kalem yok mu, o kalem? Neler açtı başıma bir bilseniz!
Eve geldim.
Heyecanla daha evvel babamdan gördüğüm şeyi yapmaya kalktım.
Abimin kalemlerini jilet ile açardı babam.
Ben de babamın jiletini aldım.

Bana kalemi sevdiren kalem(ilkokul 2. sınıftan beri)
Bana kalemi sevdiren kalem(ilkokul 2. sınıftan beri)

Tıpkı onun gibi gözlerimi kıstım, daha birinci seferde jilet şahadet parmağımın kökündeki kemiğe dayandı. Minik elim kan içinde kalmış, korkumdan babama değil anneme koşmuştum. Hemen başörtüsü ile (Ahmediyesi ile -Suriye’den gelirdi. Sarı, ipeksi bir başörtüsü-) bastırdı parmağıma. Sonra sardı sarmaladı. Uzun süre iyileşemedi. Yara mikrop kapmıştı. Şimdi hâlâ o yarayı, kalem sevgimin ilk nişanesi olarak sağ başparmağımın tam kökünde taşırım.

Her neyse…
Kalemi de anamın tek özel eşyalarını sakladığı tahta sandığının en dibine, silginin hemen yanı başına koydum. Çünkü en güvenli yer orası idi.
O sandık, ah o sandık!
Ne güzel kokardı o… Kekik desem değil, amber ya da misk.
Bilmem ki ne idi o.
Yıllarca o kokuyu burnumda hissettim, hâlâ hissederim. Ama sanırım son zamanlarda buldum o kokuyu.
Ana kokusu…

Sınıf başkanıydım ve gözdesiydim Ayşen Öğretmen’in. Akşamın olmasını, tatilin gelmesini istemiyordum. Çok çocuklu bir ailenin bireyi olmaklıktan kaynaklı esas ilgiyi öğretmenimde buluyordum. Öyle ki; ona küsüyor, nazlanıyordum. O üzülünce üzülüp, sevince seviniyordum. En çok da Müzik dersinde “Emine’m, Emine’m köyümün güzeli. Bağlara gel Emine’m” şarkısının nakarat kısmında elimizden tutarak halka şeklinde bizi döndürmesini severdim. Okumayı ilk söktüğümde mektup yazdırmıştı bana Tekirdağ’da asker olan Celal abiye...

Bir keresinde andımızı okurken siyah önlüğümün düğmesi kopmuştu da yere düşen düğmeyi almış, iğne iplik çıkarıp düğmemi dikmişti... İkinci sınıfta öğretmenimiz yine Ayşen Öğretmen’di. Her şey güzel gidiyordu. Ne olduysa Nisan ayının sonunda oldu... Ayşen Öğretmen, bir gün dersin sonunda “Haydi çocuklar, fotoğrafçı geldi. Dışarıda toplu fotoğraf çektireceğiz...” dedi. Neden, niçin diyemedik. Tedirginliğimizi anladı ve tayininin çıktığını söyledi. Meğer o gün son dersimizmiş... O an bir çocuğun yaşayabileceği en büyük travmayı yaşadığımı hatırlıyorum. Doğrusu sadece ben değil, hemen bütün sınıf...
Günlerce üzülmüştüm (ağladığımı söylemeyeyim).

Yıllar geçti. Her aklıma geldiğinde anamın sandığına sakladığım silgiye ve kaleme bakıyordum çocuk aklı ile...
Anamı erken kaybettim.
O öldüğünde onun sandığını kimler paylaştı bilmiyorum.
Silgim kayıp olmuştu, ama kalem şükür ki duruyordu.
Nereye gitti isem götürdüm onu. Kayseri’ye yatılı okula gittim, yanımda idi.
İstanbul’a üniversiteye geldim, yanımda idi.
İngiltere’ye gittim. Bir pasaportum vardı, bir de Ayşen öğretmenimin kalemi…
Evlendim, çoluk çocuğa karıştım, para kazanmaya, kalem biriktirmeye başladım, o hep muhafaza altında idi.

Çünkü onu, Ayşen Öğretmen’imin izini kaybetmiştim. Anamı yitirmiştim, ama onun yaşadığını, en azından tahmin ediyordum. İkinci anne olarak gördüğüm Ayşen öğretmeni bir gün bulacaktım.

Dedim ya…
İzini kaybettik Ayşen öğretmenin. Bir bebeği vardı, adı Cihangir...
Büyüdük, üniversite bitirdik, çoluk çocuğa karıştık. Orta yaşa geldik. Çocuklarıma masal diye “Ayşen Öğretmen”i anlattım hep.
Onların; “Baba o nerde şimdi?” sorusuna hep kaçamak cevap verdim.

Geçen gün, Cihangir’i buldum sosyal medyadan. Sonra telefonunu. İş adamı olmuş. Annesini, yani öğretmenimi sordum. “Yanımda, vereyim mi telefona!” dedi. 40 yıl önceki ses, “Yavrum!” dedi bana.
Ben ağladım, o ağladı...
Yıllar sonra,
Hoş geldin yeşil-kırmızı kalemin sahibi,
Hoş geldin çocuklarımın masal kahramanı,
Hoş geldin hayatımıza Ayşen Öğretmen’im...

Tükid – Tüm Kırtasiyeciler Derneği 2026 © All rights reserved.