Skip to content Skip to footer
PROF. DR. MUHİTTİN ŞİMŞEK'İN KALEMİNDEN

İstanbul Valisinin Kalemi

Bir sonbahar Cuma günü,

Eminönü vapurundan indim yayınevine gidiyorum.

Yürüyerek son demlerini yaşayan mısırcıların, mevsimi gelen kestanecilerin dumanları birbirlerine karışan havasını teneffüs ede ede Sirkeci garının önünden geçtim.

Bilirsiniz. İstanbul’un özetidir Eminönü, Sirkeci… Tramvaya, vapura ya da banliyö trenlerine yetişmek isteyenlerin telaşlı koşuşturmaları, boynunda fotoğraf makinası ile anı yaşamaya çalışan turistlerin meraklı bakışları yahut yükünün ne olduğunu bilemediğimiz hamalların “destuuur” deyişleri. 

Bu hengâme arasında dalında son yapraklarını da kaybeden ağaçların altındaki yapraklara basa basa yürüyorum. Kendimce sonbaharın hüznünü dem ve damarlarımda hissederek, kalabalık arasından sıyrılarak Cağaloğlu yokuşunu tırmanıyordum.

Eminönü, Sirkeci ve Sultanahmet’te bulunan camilerin Cuma salaları meşhurdur. Belli ki biz vapurda iken salalar okunmuş. Vilayetin yanına geldiğimde ezanlar okunmaya başladı. Niyetim Sultanahmet Camisine yetişmek, Cumayı orada kılmak idi. Valiliğin hemen bitişiğinde vilayet camisi vardır. Çok küçük bir cami Nallı Mescid namıyla bilinen bu cami Fatih Sultan Mehmet döneminde Akşemseddin’in akrabası da olan İmam Ali tarafından yaptırılmıştır. Klasik üslubunun dışında mimarisi ile dikkat çeken bu şirin camininin minarelerinden yükselen ezan gayr-i ihtiyari beni içine çekti.  Her hal-ü karda Sultanahmet camisine yetişmem mümkündü. Çünkü Sultanahmet ve Ayasofya müezzinlerinin karşılıklı okudukları ezan neredeyse 10 dakika sürüyor. Fakat Nallı mescide yöneldim bir anda. 40-50 kişilik cemaat kapasiteli bu şirin camide ezanın bitmesini bekliyordum. Dalmıştım. Bir anda yanıma bir zatın oturduğunu hissettim. Gravatlı, takım elbiseli olduğunu göz ucu ile görmüştüm. Mütevazi kendi halinde, caminin ve cumanın manevi atmosferine kapılmış güzel bir cemaate benziyordu. Ezan bitti. Sünnete kalktık. Saf düzeni alırken yanımdaki zat sırtıma dokunarak, ön saftaki boş yere geçmemi teklif etti. Bu çok hoş teklifin sahibine baktım. Hoş bir tebessümle elimden tuttu, “ hocam nasılsınız?” deyince İstanbul valisi Sayın Vasip Şahin olduğunu fark ettim. O ana kadar birkaç açılışta görüştüğüm valimizin samimi, mütevazi, mütebessim hali itiraf etmeliyim ki beni çok etkilemişti.  Gösterişi, nümayişi olmayan. Dolu dolu koruma ile cemaati rahatsız etmeyen, mütevazi tavrı ile tanıyan cemaatin hayran bakışları ile yan yana namaza durduk.

Vasip bey, İstanbul’da çok sevilen bir vali idi. Tanınan, bilinen…

Hele çocuklar. Onların vali amcası idi. Benim iki oğlum da onun hayranı idiler. Zira her kar düşüşünde İstanbul sokaklarına Vali amcalarının “Hayırlı” haberlerini beklerlerdi. Okulların tatil edilmesine ilişkin verdiği kararlar da hep isabetli olmuştu. Bu nedenle hem minikler, gençler, hem de İstanbullular mağdur olmamışlardı.

Namaz bittikten sonra elimden tuttu, yine aynı tevazu ile “Hocam fakirin bir çorbasını içer misiniz?” deyince “Devletin daveti reddedilmez SayınValim, şerefle” dedik ve yürüyerek makama çıktık.

Vasip beyin tavırlarını izliyordum. Korumalarıyla, bürokratları, hizmetkarları ile olan ilişkilerini takip ediyordum. Hem bu kadar mütevazi hem gözleri ile talimat veren bir yönetici. Sessiz, sakin, dingin…

Havf ve reca geldi aklıma…

Korku ve ümit…

Hani var ya, çocuk annesinin azarını işitir. O azardan üzülen çocuk, azar işittiği annesinin sinesine sığınır orada ağlaya ağlaya uykuya dalar.

Çocuğun annesinden korkusu, onun zalim olduğundan değil. Onu üzmekten korkar. Bu nedenle o kızdığında onun üzüldüğü gerekçesi ile onun kucağına sığınır.

Vasip beyin yönetim şekli sanki böyle bir şeydi.

Çalışma arkadaşlarına sesini yükseltmeyen bu devlet adamı zoraki olmayan bir disiplin kurmuştu.

Bugünkü gibi hatırlıyorum, yemekte bamya çorbası vardı. O kadar.

Yemeği bir kenara bırakırsak, aynı dinginlikle muhteşem keyifli bir sohbet olmuştu. Benim gibi 7 aylıkken doğmuş, nasılsa yaşamaz diye bir hafta ismi konmamış bir adam bile onun dinginliğine ayak uydurmuş zaman zaman sesimi yükseltsem de hemen fark edip volümü düşürüyordum.

Oturduğumuz odanın penceresinde bahçe görünüyordu. Bazan şiddetlenen rüzgarın tesiri ile bu ana kadar direnmiş olan yapraklarda istemeye istemeye süzülerek inişine takılıyordu gözüm. Doğrusu bir devlet adamının ofisinde fazla oturulmaması gerektiğini bilecek kadar görgümüz ve protokol bilgimiz vardı. Birkaç kez müsaade ister gibi oldum, “hele bir çay daha içelim” diyerek bana bazı sualler sorup açmaya çalışıyordu.

Derken mevzu, kaleme geldi dayandı.

Ehh! Mevzu kalem olunca ne protokol kalıyor ne görgü. Hakikat kalpten çıplak çıkar o vakit. Öyle de oldu.

Yazı, yazmak, kalem, kağıt, mürekkep…

Kurşun, Tükenmez, Kamış, Dolma kalem…

Tükenmezin vefasızlığı, Kurşun kalemin naifliği, dolma kalemin bağlılığı,

Kalem severler, kalemi ile sevilenler, tarihi kalemler…

Hepsini konuştuk.

Daha doğrusu biraz da Vasip beyin dingin duruşunun verdiği güvenle konuşan hep ben olmuştum sonradan fark ettim. Doğrusu sanki biraz da ayıp etmişim gibi gelmişti bana. Ama o da benim konuşmamı istiyordu.

“Dur hocam” dedi.

Masasında Pelikan M 400 bir kalemi aldı eline, “Bak bu kalemi Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu getirdi bana, İstanbul ile ilgili birçok kararın imzalanmasında kullandım. Bunu sana versem?!?!”

Kaleme yok denir mi? Kalem mevzu bahis olun da utanma olur mu? Hele de bu kalem Dersaaadeti yöneten Vilayet-i Vali’den geliyorsa…

Rutin olduğu üzere kalemi aldım üç kere öpüp başıma koydum. Hemen oracıkta bir kağıda “… Sayın Vasip Şahin’den…” ibaresini yazarak kağıdı cebime koydum. Kalemi elimde tuttum.

Sayın valimizin verdiği bu kalem ile bir hafta birlikte oldum ve onu sevdim. Yazı yazdım, imza attım.

Sonra?

Sonra da diğer kardeşlerinin yanına koydum. Cebimdeki kağıdı da yanına iliştirerek. Zaman zaman aldım, kullandım, sevdim ve tekrar yerine koydum.

Şu an Ankara valisi olan değerli dostum, ağabeyim Sayın Vasip Şahin, kaleme düşkünlüğümü bildiği için zaman zaman kalem gönderir. Çok ama çok mutlu olurum. Fakat ne yalan söyliyeyim ilk hediye ettiği Pelikan P 400 kadar etkilemiyor beni… Onları da üç gün kullanırım, sonra abilerinin yanına koyarım.

Canım hep diyorum ya!

Can şenliği gönül hoşluğudur bizimki…

Tükid – Tüm Kırtasiyeciler Derneği 2026 © All rights reserved.