Skip to content Skip to footer
PROF. DR. MUHİTTİN ŞİMŞEK'İN KALEMİNDEN

Reisilkurra Abdurrahman Gürses'in Kalemi

Hani meşhur bir üçleme vardır,

Kur’an-ı Kerim Mekke’de nazil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı diye. Kahire karilerine ve İstanbul hattatlarına hak ettikleri övgü için söylenmiştir ve doğru bir tespittir.

İstanbul öylesine mümbit bir şehir ki; her şeyin en iyisini barındırır bünyesinde.  Tarih boyunca çok güzel kariler de yetiştirmiştir.

Şanslıydım. İstanbul’da okuduğum için son dönem kurralarından Abdurrahman Gürses Hoca ile tanışma fırsatım oldu. Onun muhteşem Kur’an-ı Kerim okuyuşunu dinledim. Bütün hayatını Kur’an öğretimine ve talimine vermiş bir güzel insandı Abdurrahman Gürses…

Peygamber Efendimizin “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir” hadisine uygun bir hayat yaşayan ve bir asra dayanan ömründe sayısız hafız yetiştiren abide şahsiyetlerden idi Abdurrahman Gürses hocaefendi.  Beyazıt Camisinde 40 yıl imamlık yaptı, reis’ül kurra makamında bulundu. Kıraatini dinlemek için binlerce insanın Anadolu’dan İstanbul’a geldiği önemli bir şahsiyetti. Denilebilir ki; Kıraat ilminin kendi nesli, kendi kuşağı itibarıyla, yaşayan son halkası ve asrın bu anlamda en büyük üstadıydı.

Kurralık müessesi bizzat Peygamberimiiz (SAV) tarafından, Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevi’de, Ashab-ı Suffa’yla başlatıldığı bilinen bir gerçektir.

Allah, Abdurrahman Gürses gibi insanlarla Kur’an-ı muhafaza etmektedir.  

Bir gün ehl-i kalem birinin evinde toplanıp sohbet ederlerken hocaefendi de Kur’an okumak için oradaymış. Euzü Besmele çektiği anda kulağına “Konuşacak kişiler var biraz kısa kes” demişler. O da ayete başlamadan “Sadakallahülazim. İnsan kelamının tercih edildiği bir mecliste Kelam-ı ilahiye kıraat caiz değildir” der.

Sakarya Hendek’te 1909’da doğan Gürses, hafızlığını babası Said Efendi’de ikmal etti, daha sonra talim ve tecvit eğitimi için Hendek’e, ardından İstanbul’a gitti.

İstanbul’da Hasan Fehmi Efendi’den kıraat ilmini alan Gürses, bütün usul ve kaidelerini tamamlayarak “kurra” unvanını elde etti. Gürses, sırasıyla Fatih’te Mihrimah Sultan, Şişli Teşvikiye ve en son da Beyazıt Camisine imam olarak görev yaptı.

Beyazıt Camisi’ndeki görevini emekli oluncaya kadar öğrenci yetiştirerek devam etti.

Kıraat ilminde önemli bir yeri olan Gürses, Aşere Takrip Tayyibe konusunda da dünyanın en önemli hocaları arasında yer almıştı.

Gürses, o dönemler Haseki’deki eğitim merkezinde hafız yetiştirmeye devam etti.

Ağustos 1999’daki vefatına kadar eğitim veren Gürses, 40 yıl imamlık yaptığı Beyazıt Camisi haziresine defnedildi.

Merhum hocayı son zamanlarında tanıdım, çok yaşlı idi.

Üniversite ikinci sınıfta idim. Bir yaz günü. Uğramaktan zevk aldığım Beyazıt’taki çınar altına gittim. Beyazıt camisinin şadırvanında elimi yüzümü yıkadım. Dış cemaat yerinde hasırda biraz oturdum.

 

İkindi sonrası idi. Abdurrahman Gürses Hoca efendi, hayli yaşlı olmasına rağmen talebeleri ile ders yapıyordu. Onları seyrettim uzun süre hayran hayran. Yavaş yavaş onlara doğru yaklaştım. Talebeler Kur’an-ı Kerim’i usulünce okumaya çalışırken o, elinde turuncu renkli kaleme benzer bir şey ile esre-ötre-üstün gibi ibareleri onunla işaret ediyordu. O şey, merakımı celbettiği için biraz daha yaklaştım. Öyle ki; hocamın hemen yanı başında idim. Bir müddet de o halde izledim onları ve elindeki şeyi…

Neden sonra hoca fark etti beni. Gülümsedi.  Ama derse de devam etti. Derken talebelerden biri, yahut da cemaatten biri (tam bilemiyorum)  büyük tepsi içinde dilim dilim yapılmış karpuz ve yanında 10-15 çatal getirdi. Hocanın tam önüne koydu. Yumuşak ve kısık sesle beni davet etti yanına. Halimi hatırımı sordu. Eliyle bir dilim karpuz ikram etti, elimi uzattım. “Hayır, ağzını aç” dedi.

Üç dilim karpuz yedirdi.

Dua etti başımı okşadı.

O, işine döndü. Yani talebe okutmaya.

Aklım, elindeki kalem gibi şeyde idi.

Biraz dikkat edince fark ettim. Kalem değildi.

Kızıla çalan sapı, ucunda kapalı bir el ve işaret parmağı olan bir şeydi. Ona gözümün takıldığını fark etmişti. 3-5 saniye gözlerime baktı. Gülümsedi. Ani bir kararla elindeki şeyi bana uzattı. “Al bu benim sana hediyem olsun” dedi.

Hürmeten öptüm başıma koydum. “Bak bununla nice talebeleri okuttum, inşallah sende iyi okursun” diyerek tekrar dua etti. Elini öptüm hocadan ayrıldım.

Malum, Beyazit Camisinin arka kapısında çıkar çıkmaz. Büyük bir çınar ağacı görürsünüz. Gölgesinde küçük iskemlelerde oturan antikacı ya da eskiciler, çantalarını ya da tezgahlarını açmış Sahafların bulunduğu yerde eski eşya satanlar vardı.

Hocanın duasından mıdır, yoksa onun bana hediye ettiği kalem görünümlü okuma işaret çubuğundan mıdır bilinmez, içimde bir sevinç, bedenimde bir hafiflik vardı. Elimdeki nesneyi severek dolaşıyordum tezgahları.

Çınarın koca gövdesinin etrafı yarım metre yüksekliğinde bir daire şeklinde çevrelenmiş, yani küçük bir duvar şeklinde idi. Çınar altının simge isimlerinden şair, yazar Hüseyin Avni Dede dikkatinizi çeker. Dikkat çekmemesi mümkün değildir zaten. Zira uzun, çok uzun saçı ve sakalı ile, her parmağına taktığı koca koca yüzükleri ile sıra dışı bir profili vardı. Birazcık sohbet ettiğinizde naif bir yapısının olduğunu hemen anlardınız.  Kendi kitaplarını ve başka antika şeyler satardı. Onun tezgahının önünde epey eğlendiğimi hatırlıyorum. Belki de dış görünüşü süzmek içinde bilemiyorum. 

Neden sonra elimde oynadığım “şey” dikkatini çekmiş olmalı ki; “Nedir o?” dedi. İrkildim. Gayr-i ihtiyari elimdekini ona uzattım. “Çok güzel parça” dedi kendi kendine. Gözlerime baktı birkaç saniye “Bunu bana satar mısın?” dedi. “Satmak ne ki abi. Size hediye ederdim. Ama onu bana veren Abdurrahman Gürses Hoca. Onun hatırasına saygısızlık olur” dedim. “Aferin!” dedi bana “Yalnız bilesin ki kıymetli bir parça. Sapı kehribardır bunun” dedi.  Biraz daha sohbet ettikten sonra ayrıldım.

Elimdeki şey altından yapılmış, mücevherle bezenmiş olsa bile değeri artmayacaktı. Çünkü o işaret kalemini bana Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük kurralardan birisi hediye etmişti. Elimde hatırası olan nesne ile çınar altında epey dolaştım. Kendimi şımartmak için iki eski kalem satın aldım.  Simitçiden bir simit aldım. Sonra ufak sandalyelerden birine oturdum ve kendime ince belli bardaktan bir çay ısmarladım. Bir taraftan çay ile simidimi yerken diğer taraftan yeni aldığım kalemleri ve tabii hocanın verdiği hediyeyi inceledim. Ne kadar oturdum ve onlarla hemhal oldum bilmiyorum. Ancak tezgahların yavaş yavaş toplandığını fark edince vaktin akşamlı olduğunu anlamıştım.

Beyazıt camisinin avlusuna girdim. Hoca ve talebeleri gitmiş, oturdukları hasır toplanıyordu. Nedense bir hüzün çökmüştü içime. Çünkü bu tür yerleşim (konut) yerlerinden uzak olan camilerin kaderi midir nedir? El ayak çekilip, dükkanların kapalı olduğu vakitlerde cemaat sayısı azalıyor. Tek saf cemaat zor teşekkül ediyor. İmam efendi de caminin ışıklarının bir kısmını yakınca loş ortam beni iyice melankoli yapıyor. Dışarda ezan okunurken camiye girip loş ışıklar altında, ateşin halılar üstünde ezanın bitmesini bekledim. Bir saf olabileceğini tahmin ettiğim cemaatle… Ezan bitti, müezzin kamet getirirken imam odasında yaşlı ama dimdik yürüyen birisi siyah cübbesinin içinde mihraba doğru ilerliyordu. Biraz dikkat edince fark ettim ki; bu zat Abdurrahman Gürses hoca efendi idi.

Akşam namazını kıldırdı.

Sonra bir Aşr-ı Şerif okudu. Mestolduk…

Ah!

Şimdi elime aldım hocanın o kalemsi hediyesini.

O anı hatırladım. Onun bizden ayrılalı 25 olmuş.

Ve fakat hatırası bende…

Rahmet niyaz ederim.

Tükid – Tüm Kırtasiyeciler Derneği 2026 © All rights reserved.