Skip to content Skip to footer

Anılar Dostlar ve Başarılarla Dolu 55 Yıl

“1964 yılında matbaacılık sektöründe başlayan, Türkiye’nin en önemli yayınlarından biri olan Altın Kitaplar ile devam eden ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Onur Üyeliği’ne uzanan bir yaşam… Türkiye’nin yayıncılık hayatına ve kırtasiye sektörünün değişimine yakından tanıklık eden, sektörün gelişimine önemli katkılar sağlayan Uğur Gergin, dergimize konuk olarak sorularımızı yanıtladı. Verdiği samimi yanıtlarla ve özel detaylarla bir dönemin yayıncılık hayatına ışık tutan Uğur Bey ile sohbetimizi bir roman sıcaklığında okuyacağınızı umuyoruz…”

Uğur bey bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sizi tanımak isteriz. Bazı sohbetlerinizde, çocukluğunuzun geçtiği semtin ve sosyal kültürel yapısının geleceğinize etkilerinden bahsetmiştiniz. Bu dönemi biraz tanımlar mısınız?

1941 yılında, İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan İstanbul / Haliç, Fener’de dünyaya gelmişim. Çocukluğum, 3 katlı Malta taşlı, Barok mimaride sayılabilecek bir konakta, dededen toruna 3 kuşağın, aynı çatı altında yaşadığı mutlu sayılacak bir ortamda geçti. O yıllarda toplumumuzda, “Okul öncesi eğitim” diye bir kavram yoktu. Ne var ki yaşadığımız semtte çalışmak zorunda olan, neredeyse tamamının en az iki dil bildiği genç Yahudi ve Rum annelerin, çocuklarını bırakmak zorunda oldukları evler ve bakıcıları vardı. Bunlardan biri de bizim konağın hemen arkasındaki Yıldırım Caddesi’ndeki Kirya Despina’nın evi idi. 3 yaşımdan 6 yaşıma, yani, Fethiye İlkokulu’nda okumaya başlayana kadar orada okudum! O yıllar, kısıtlı imkânlarla yaşanılan yıllardı.

Çocuk olarak bana fazla yansıtılmadığından, o yılların sıkıntılarını pek hissetmemiştim. Ama zaman içinde, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için verilen sınırlı mallara, nüfus cüzdanımdaki “Verildi” damgaları ve konağın bütün pencerelerindeki karartma perdeleri bende anlam bulmaya başlamıştı. Kendisini, Dünyanın lideri zanneden Hitler manyağının, Lehistan’ı (Polonya) işgal etmesi ile başlayan savaşlar dizisi (1939), 2 yıl sonrası Dünyayı, neredeyse top yekûn bir savaş sahnesi haline getirmişti (1941). Sıkıntılı bir dört yıldan sonra savaşa girmeden kurtulmuştuk. Fener, adeta Rumca ve Türkçenin eşit ağırlıkta konuşulduğu bir semtti. Her gün, öğleden sonraları, askılı bir gazete satıcısı, Fener’den Balat’a doğru koşar adım, avaz avaz, günlük “Apoyamatinierhete” (Apoyamatini gazetesi geldi) diye bağırır. Kimi evlerin önlerinde durup kapı altlarından içeri gazete atarlardı. Sanıyorum şimdilerde haftada bir yayınlanıyor.

İş hayatına atılmanız ve Altın Kitaplar Yayınevi serüveniniz nasıl başladı?

Şirkete 1964 yılında intisap etmiştim. O zamanki adı “Aziz Bozkurt ve Ortakları Kolektif Şirketi” idi. Kolektif olduğu için, ticari anlamda Aziz Bey’in ismi ile ilzam edilirdi. Aziz Bey, Doktor Turhan Bozkurt’tan sonra şirket ortakları çevresinde en başarılı bulduğum insanlardan biri idi. Aziz Bey’in vefatından bir süre sonra, onun anısına yaşatmak için bir matbaa kurmak, hatta matbaaya da Aziz Bey’in terekesinin taksiminden sonra kapanan “AS MATBAASI” adını verme fikrim ortaklarca çok benimsenince, harekete geçmiştim. O dönemde ticaret ve sanayi odalarına yaptığım tahsis talebimde, talih yüzüme gülmüş, yeni bir tipo baskı makinesi ve var olan Altın Kitaplar mücellithanesini daha prodüktif hale getirecek makinaları ithal etmiştik.

Haftada 3 kitap çıkaran “Başat” bir yayınevi haline gelen Altın Kitaplar’da, omuz omuza iki emek veren idik, Doktor ve ben. Elbette şirkete can katan çevirmenlerimiz, bir süreliğine de olsa redaktör ve danışmanlığımızı yapan Doğan Hızlan ile musahhihlerimizi, matbaa çalışanlarımızı, satış elemanlarımızın gayretlerini yadsıyamam. O çatı altında, bilfiil 30 yılı bulan harika çalışma hayatımda öylesi dostlar edindim ki… Tamamını anı zenginliğim olarak telakki ediyorum. Gönül verip ekmeğini yediğim Altın Kitaplar’a o günlerdeki gibi bu günde başarılar diliyorum.

Peki, kendi girişiminiz olan Golden Medya’yı kurmaya nasıl karar verdiniz?

As Matbaası’nın tevsii olarak ortaya attığım projeler Doktor Turhan Bozkurt dışında itibar görmeyince yolumuzu ayırmak zorunda kaldık. Hemen Golden Print’i, birkaç yıl sonra da bir aile şirketimiz de olsun diye Golden Medya A.Ş.’yikurdum. İki oğlum, (Levent ve Yiğit) eşim ve ben. Benim sağlık problemleri yaşadığım dönemde Yiğit, bir süre bizimle çalıştı. Fakat onun daha önceden bir Amerika deneyimi vardı. Orayı tercih etti. Yani uzaktaki ortağımız oldu. Ama sık sık geliyor. Yakın zamana gelince, yükün kısmı-azamisini büyük oğlum Levent’e yıktım. Sağ olsun o mesleğinde iyi yetişmiş biri olarak kurumumuzu başarı ile temsil edip yönetiyor.

25 yıl kadar önce Kanaat ailesi, ellerinde yayın olarak ne varsa bana karşılıksız devrettiler. Bu benim için büyük bir onurdu. Evet çok sevdiğim Kanaat Yayınevi’ne, gerek atlas, gerekse ünlü Takvim-i Ragıp basımlarında ve satışlarında onlara uzun yıllar destek vermiştim. Ama asırlık bir kuruluş sahiplerinin, bana karşı böylesine cömert davranışı muhteşem bir şeydi. Kanaati, Golden Print’e katıp yola devam dedim. Bu yıl Takvim-i Ragıp’ın 98. yılı. 25 yıl önce koyduğum hedef 100. yıl idi. Tıpkı Cumhuriyetimizdeki gibi.

Meslek hayatınızda ilkler denilince aklınıza neler geliyor?

Meslek hayatımdaki önemli ilkler olarak aklıma gelenlerin bence en değerlisi, Aziz Bozkurt’un rekabet alanına girmiş ve yetiştirilmesi çok müşkül olan Modern Matematik kitabını bastırmamdır. Türkiye’de ilk defa, Doğan Kardeş (Hayat, Ses, Resimli Roman dergilerinin basıldığı) Tifduruk Ofset’in iki makinasında bir günde tam 25 ton tutan Modern Matematik formasının basımını sağlamıştım. Elbette bu başarı, değerli büyüklerim ve yakın dostlarım sayesinde olmuştu. Onları bir bir zikretmeden asla geçemem.

  • Muzaffer Balcı: Rahmetli- Hayat, Doğan Kardeş, Tifduruk Matbaacılık ortağı. (Değerli Bacanağım Okan Balcı’nın Babası)
  • Şevket Rado: Hayat, Ses, Resimli Romanın isim hakkı sahibi. Selim Balcı: -Rahmetli- Tifduruk Yöneticisi
  • Mehmet Rado: Tifduruk Müdürü.

İşi aldıktan 24 saat sonra Aziz beyin Ders Kitapları A.Ş.’deki bürosuna gidip kendisine “Bütün formalar basılmıştır” dediğimde, inanmamıştı. Gerçeği öğrendiğinde o kadar mutlu olmuştu ki bana; “Bundan sonra sana Uğur Abi diyeceğim” diyerek beni utandırmıştı. Sonra etrafındakilere dönüp, “Siz de öyle hitap edin, tamam mı” dediğinde, bir tek nerede ise babam yaşındaki müdür Burhan Öztürk Ağabey, “Eline emeğine sağlık Uğur Abi” demiş, elini uzatmış tokalaşmıştık. Oradan ayrılıp Altın Kitaplar’a döndüğümde, nasıl olmuş ise – Hani yerin kulağı var – derler ya, Doktor Turhan Ağabeyimin de haberi olmuş, beni tebrikle karşılamıştı. Ola ki, aklından, bu “Abi” hitabına itibar etmeyecekleri tahmin edip, tam odama yöneldiğimde, “Eyvah Uğur” demişti. Nurlar içinde yatsın.

Kırtasiye dükkânı ile ilk buluşmanızın hikâyesinden de bahseder misiniz?

Fethiye İlkokulu’nu bitirmiş, hatta üzerinden tam bir yaz geçmişti. Rahmetli babamla birlikte yeni kaydımın yapıldığı, Gedikpaşa Ortaokulu birinci sınıfında gereksinim duyacağım kitap ve kırtasiye malzemelerini almak üzere Bab-ı Ali’nin yolunu tutmuştuk. Dolmuştan Eminönü’nde inip, Yeni Cami’ye yöneldiğimizde, babam; “Sakın elimi bırakma” uyarısı ile elime sıkıca yapışmıştı. İçinde bulunduğumuz insan kalabalığı karmaşasında yankılanan sırık hamalları, arkalıklı hamalların “yol ver”, “Des-duur” avazları ile, zigzak’lar yaparak ilerleyen el arabaları, belli ki babamı tedirgin etmişti. Koşar adım Yeni Cami’nin mermer düzlüğüne erişip biraz soluklanma ihtiyacı duyduğumuzda, teneff üs ettiğimiz hava, köprüsünün iki yakasındaki vapurların bacalarından çıkıp gelen kömür ve Mısır Çarşısı’nın kapısından yayılan baharat kokusunun adeta, kekremsi karışımı idi.

“Haydi biraz hızlanalım” demişti babam. Düzlüğün sonundaki tünelden hızlıca geçtik. Biraz ilerlediğimizde, Bahçekapı’dan Sirkeci’ye doğru hareket eden bir tramvayın, Şekerci Hafız Mustafa’dan başlayıp, Hacı Bekir Düzlüğü’ne kadar devam eden viraj ulumalarındanfena halde korkmuş, bir an için tramvayın raydan çıkabileceğini düşünmüştüm. Sirkeci’ye doğru biraz yürüyüp, daha sonra, tramvay yolundan ayrılıp sağa doğru döndüğümüzde, yıllar sonra, İstanbul Lisesi’nde okurken adını öğrendiğim, bir ucunda, Orient Ekspres’in son durağı, Sirkeci Garı, diğer ucunun dirseğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yönetim binası Bab-ı Ali’nin bulunduğu Ankara Caddesi’ne gelmiştik. Tentelerin gölgesinde, özenle hazırlanmış kırtasiye vitrinlerine baka baka, dar yokuşa doğru ilerliyoruz. Ortalarda bir yerdeki dükkân, vitrininin cazibesine kapılıp bakarken, içeriden sıcak bir davet gelince. Dükkâna giriyoruz. “Buyurun, ne bakmıştınız?” “Defterden başlayalım” “Kaç ortalı olsun?”

Birbirimize bakıyoruz. Üzerinde “Lise Defteri” yazılı olanı işaret edip, “Bu olur” diyorum. Ortaokula başlayacaktım ama kapağındaki “Lise Defteri “yazısından fena halde etkilenmiştim. Babam, elindeki listeye göz atıp araya girip sıralıyor; “Sarı defter, iki de lise defteri, ince olmasın. Sabit kalem, bana lazım, o da iki tane olsun. Pergel takımı, gönye, iletki, cetvel, kurşun kalem, resim defter ve silgi… Haaaa, bir de kalemtıraş” Tezgahtar, önündeki camekândan bir teneke kutu çıkarıp bana gösteriyor. İçinde adedini hatırlamadığım kadar, gökkuşağını andıran renklerde kalemler var. Belki 12, olabilir. Bir anda teneke kutuya aşık oluyorum. Üst kapakta “A. W. Faber Castell” ibaresi var. Ama beni cezbeden, yazının altındaki, derebeylik zamanlarındaki şato şövalyelerinin, atları üzerinde mızraklı mücadelelerini tasvir eden resim. Nedeni, o yaşta bile anlamını az-çok fark edebildiğim, kazananın elindeki mızrağın “Kalem” şeklinde olması. O an içimden, “Yaşasın, artık sürgülü tahta kutudan kurtulacağım” geçiyor.

Bir ara dışarı çıkıp vitrine dikkatlice bakmaya başlamıştım. Işıl ışıl parlayan dolmakalemleri seyrederken, fi le içinde okula götürürken sallayıp, sallayıp, dökülmez özelliğini bir kez daha deneyip, her defasında dökülür olup evde annemden azar işittiğim, mürekkep hokkası, redis uçları, saplar ve tablalı uçlar aklımdan bir bir gelip geçmişti. Artık ben ortaokullu idim. Güzel bir dolmakaleme sahip olmamın zamanı gelmiş olmalıydı. İçeri girip, babama yapacağım küçük bir ısrar ile bu arzumu halledebileceğimi düşünmüştüm. Öyle de yaptım. Tezgahtarı elinden tutup sokağa bakan vitrine doğru çekeleyip, en beğendiğim “Faber” dolmakalemi parmağımla işaret ettim. Babam yan çizerse, ben de kazanan şövalye gibi olmalıyım şartlanmama, hafi f bir de duygu sömürüsü sözcükleri ekleyerek babama; “Eh artık dolmakalem kullanma yaşım geldi herhalde” demiştim. Babam o kadar eli sıkı biri değildi. İtiraz etmemiş ama, “Okula götürmek yok, çaldırırsın” diyerek beni uyarmıştı.

Tezgahtar, babamın kolay lokma olacağını hemen anlamış olacak ki, işi sağlama bağlamak için “Delikanlıyı sevindirmek için size güzel bir ikram (indirim) yapacağım, mürekkep de benim hediyem olacak” diyerek usta işi pazarlığın önünü kesmişti.Tam dükkândan çıkarken, babamın aklına çanta gelmişti, tezgahtara nereden alabileceğimizi sordu. Tezgahtar, “Mercan Yokuşu’ndan, hani bakırcılardan aşağıya doğru, az-biraz inerken soldaki sokak. Size dükkân da tavsiye edebilirim” diyerek kâğıt pusulaya bir şeyler yazıp babama uzatmıştı. Babam, “Bir ara ona da bakarız” diyerek teşekkür etmişti. Elimizdeki listesi verilmiş ders kitapları ve o yıllarda mecburi olan, sarı şerit çevrili, parlak şemsiperli, pirinç kokartlı, lacivert okul şapkası artık aklımdan uçup gitmişti. O an tek düşüncem, bir an önce eve gidip kendimi sınayacak yazılar yazmak ve resim yapma marifetlerimi sergilemekti.

Sanırım o yıllardan kalma bir tutku olmalı, Altın Kitaplar’daki yıllarımda fırsat buldukça bazı kitapların kapak grafi klerini özene bezene yaptım. Özellikle bilimsel dizileri. O çalışmalarıma baktıkça hâlâ beğenirim. Handan Kırtasiye, Teknik Kırtasiye, Bakış Kırtasiye, başta gelen alışveriş yaptığım dükkânlardı. Letraset’in piyasaya girmesi, grafi k çalışmalarına büyük kolaylık ve yenilik getirmişti. Çok yararlandım. Artık onların da tarihe karışmaları bir hayli zaman oldu. Bilgisayar ve olağanüstü program zenginliği ile yepyeni bir çağı yaşamaktayız.

Kırtasiye, kitap ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kitap ve kırtasiye, bir elmanın iki yarısı gibi. Bir diğer elmanın iki yarısı da üreticiler ve dağıtım kuruluşları. Cazibe bakımından özellikle son yıllardaki zengin çeşitliliği ile kırtasiye önlerde görünüyor. (Tabii bana göre). Yerli imalattaki gelişmeleri de yakından takip ediyor ve başarılı buluyorum. O sözünü ettiğim iki elmanın her iki yarılarından da doğal olarak çok değerli dostlarım var. Hatta “Lonca” adını verdiğimiz ve periyodik toplantılar yaptığımız bir grubumuz bile var.

Hobileriniz ve ilgi alanlarınız nelerdir?

Deniz ve tekneyi hayatımdan hiç çıkarmak istemedim. Ne var ki 70’li yılların sonuna doğru pes ettim. Teknemi motorumu elimden çıkardım. Son teknemi Ataköy’de teslim ettiğim Fahri bey beni gıyaben tanıyan Karaköy’de matbaası olan biriydi. Suadiye’de bir yalıda ikamet ediyormuş. Tekneyi teslim edip “Hadi güle güle kullan” dedim ve marinadan ayrıldım. Ertesi gün Fahri bey telefonla beni aradı ve; “O kadar mı bıkmıştın Uğur Bey, elimi sallamak için bakınıp durdum. Bir arkanı bile dönmedin” demez mi. Elbette özürler diledim. Benim böyle davranmamın altında acaba, Marmara’nın kirliliği ile balıkların bitmek üzere olduğuna dair bir sezi mi vardı. Herhalde deyip geçeyim. Geçmiş zaman.

Çalışma hayatımın rutininden fırsat buldukça sıyrılmak ve beni oyalayacak şeyler bulmakta pek zorlanmadım. Bunların en başında müzik geliyor. Ağız armonikası çalma dönemim, lise yıllarımda bitmişti. O dönemime “Hohner’li yıllarım” diyorum. 1965’te Hi-fi dinlemeye başladım. 1970 ve sonrası, Home Technology’sinde Hi-End dönemi başladı ve ben de 1975 senesinde Amerika’dan 4400 Quadro Marant’za akuple, komple bir müzik seti getirip noktayı koydum. Ve orda kaldım. 45 yıllık oldular ama hala beni tatmin ediyorlar. Klasik müziğe epey ilgi duyuyorum. Ara sıra, aklıma gelen bir parçayı, evimizdeki küçük bir Yamaha piyanonun klavyesini tıkırdatarak çıkartmaya gayret ediyorum. Edebiyatın hep içinde oldum. Halen öyleyim. Her Salı ve bazı hafta sonları, sahaf Taşlık Kahve’de belli bir konuda, çoğu kez çağrılı sanat ve edebiyat ustalarını dinliyor, görüşlerimizi paylaşıyoruz.Koleksiyon sayılmayacak ölçülerde, radyo, daktilo, kalem / dolmakalem ve ünlü mucitlerin icatlarının çalışır replikalarından oluşan bir miktar birikimim var.

Uzun yıllardır Rahmi Koç müzesinin hayranı ve bağışçısıyım. Oraya bir hayli makine verdim. Nadiren de olsa Rahmi Bey ile müze ve Halat Restaurant üzerine sohbet imkânı bulmak, benim için harika bir şey. Son günlerde, tam da 90. yaş günündeki rahatsızlığına çok üzülüyor, kendisine şifalar diliyorum.Kalem / dolmakalem’e gelince; Altın Kitaplar’da çalıştığım dönemlerde Dr. Turhan Bozkurt’un başta Kaya Çilingiroğlu, Oğuz Lav, Metin Yağcı gibi tıbbiyeden bir hayli arkadaşı vardı. İleride profesör olacak bu dostlarının doçentlikten başlamak üzere tüm yayınlarına müzahir oldum. Onlar da bana hep dolmakalem hediye ettiler. Çeşitli vesileler ile gelenlerle birlikte mütevazi bir kalem koleksiyonum oldu. Kalem ve kırtasiye üzerine düşkünlüğü aşırı sayılacaklardan biri de dostum Doğan Hızlan’dır. Hatırlıyorum Hızlan Kırtasiye fuarlarının gedikli ziyaretçisidir. Hatta birinin açılışını sanırım dönemin Kültür Bakanı ile yapmışlardı.

Benim hediyelerimin de en favorisi dolmakalemdir. (Tabii yerine göre). Faber’in meftunuyum. Hediye için genelde Faber’in yılın kalemini alır takdim ederim. Kalemleri edinmemin her seferinde, Bayındır Kırtasiyenin sahibi aziz dostum Mustafa Bol daima bana yardımcı olmuştur. Bazı modelleri bulmak kolay değildir. Mesela Faberin 250. yıl kalemi, özel lüks ahşap kutusunda 4’lü ELEMENTO’sunu edinmem epey uzun sürmüştü. Onu ve 70. yaşıma denk gelen 2011 yeşim taşlı yılın kalemini hediye etmeyi kıyamadım kendime sakladım. Çocuklarıma kalsın istedim.

İlgimizi çeken bir hobiniz daha var. Araba restorasyonları… Kısaca bundan da bahseder misiniz?

Son 4 yıldır Atatürk’ün arabalarının restorasyonları ile ilgileniyorum. Üstü açık olan ki benim en çok sevdiğim Lincolin ilk Anıtkabir’e teslim edileni. Arkasından 2. zırhlı Lincolin teslim edildi. Şimdi sıra 3.’de. İş Bankası’nın Atatürk’e hediye ettiği Cadillac. O da tamamlanmak üzere. Pandemi işleri biraz yavaşlattı. Ama bu projeyi gerçekleştiren çok sevdiğim, dostum, matbaa usta emeklisi ve klasik Amerikan arabaları meftunu Kemal Akel, deneyimli ekibi ile en güzel şekilde bunu da halledecek. Eminim. (Kendisinin de gıcır gıcır bir 56 Chevrolet’i var) Bu süreçte bazen Ankara’da, bazen de burada benim ofi simde Komutan Yarbay Kasım Teke dahil bir araya gelip gelişmeleri konuşuyoruz. Şimdilerde, son arabanın, 3. kulenin altında hazırlanan yerine yerleştirilmesinin heyecanını yaşamaya başladım bile.

Frekans Dergisi Editörü Ebulfez Demirdaş