Süleyman Demirel'in Tarih Kokan Altın Kalemi
Ücra bir Anadolu kasabasında doğmuş, bırakınız kasabayı ilinde bile lise olmadığı için Afyon’da leyl-i meccani okumuş. Sonra döneminin en önemli üniversitesi (şimdi de öyle ya) olan İstanbul Teknik Üniversitesine girmiş. Başarı ile bitirmiş. Devlet onu Amerika’ya göndermiş tekrar ülkesine dönerek çok genç yaşta genel müdür olmuş bir isim.
İyi bir mühendis olarak Devlet Su İşleri’nin başına getirilmiş olan bu genç adam. 1950’li yılların sonunda siyasilerin gözdesi haline gelmeyi başarmıştı. Başarmanın getirdiği öz güveni bilenler bilir. Tombul ve sevimli adam kabuğuna sığmıyordu.
Her şey çok iyi gidiyordu. Hükumetin ciddi desteği vardı ona. Başbakan Adnan Menderes ona çok güveniyordu. Bakanlar hakeza. Ankara’nın şifrelerini çözmüş, kimsenin önüne geçmek gibi bir gayret içinde olmamıştı. Fakat yapıp ettiklerini başbakana çok güzel anlattırıyordu. Yatırımlar, yatırımlar…
Ülke on yıldır şantiyeye dönmüş; yapılmayan işler yapılır olmuştu.
Fakat ne olduysa 27 Mayıs 1960 günü saat 03.00’da tüm Türkiye’yi sarsan o gür sesli komutanın okuduğu bildiriyi o da duymuştu. Askeri idare kendilerine bir baş aramışlar, emekliliğe hazırlanan ve İzmir’de kendine yeni bir hayat kurmaya hazırlanan Org. Cemal Gürsel’i apar topar Ankara’ya getirmiş ve Devrim Komite Konseyi Adını verdikleri bir uydurma yönetimin başına geçirmişlerdi. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, üst düzey parti yöneticileri tutuklanmış uydurma mahkemelerde yargılanan yüzlerce kişi çeşitli cezalara çarptırılmış; başbakan iki bakanı ile birlikte idam edilmiş, yüzlerce yetişmiş insan zindanlara tıkılmış, onlarca siyasetçi yasaklanmış ve Türkiye’nin üstüne ölü toprağı serpilmişti. Partiler kapatılmış siyaset yasağı getirilmişti.
Zorlaşmıştı hayat. Bedbinlik artmış, adalete güven zayıflamış, millet canından çok sevdiği askerlere düşman edilmişti.
Hayatının ilk darbesi idi. Oldum olası serin kanlı bir adamdı. Gençliğinden bu yana her olaya mantık çerçevesinde bakan, ne sevincini ne de üzüntüsünü belli eden bir yapısı vardı. Kadere teslimiyetinden midir, mühendislik nosyonunun getirdiği mantıktan mıdır nedir? Bu olaya da öyle bakıyordu. Bundan sonra başına gelecekleri de öyle karşılayacaktı. Bu darbe onu bireysel olarak çok etkilememişti, lakin ülkeyi çok derinden etkilediği kesindi.
2 yıl sürdü bu fetret devri. Nam-ı diğer Cemal Ağa Cumhurbaşkanı seçilmişti. Bir gün bir müjde verdi Türkiye’ye, siyasi partiler kurulabilecek, faaliyet gösterebileceklerdi. Kapatılmış olan Demokrat Parti’nin seçmenleri -ki merkez sağı oluşturuyorlardı- Adalet Partisi adında bir parti kurmuşlardı. Partinin başında Ragıp Gümüşpala bulunuyordu. Haziran 1964’de Ragıp Gümüşpala’nın ölümü üzerine, parti içerisinde büyük tartışmalar, gerilimli günler başlamıştı. 28 Kasım 1964 günü yapılan Adalet Partisi (AP) Genel Kongresinde genel başkanlığa aday oldu. Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil gibi kurt politikacılar ve güngörmüşlerin de aday olduğu bu kongrede delegelerin büyük teveccühü ile partinin genel başkanı olmuştu. 1965 Genel seçimleri sonucunda da 41 yaşında cumhuriyet tarihinin en genç başbakanı oluyordu.
Türk siyasetinde etkisi uzun yıllar devam edecek bir aktör vardı artık.
Yaptığı icraatlar ve karşılaştığı olaylar nedeni ile Türk milletinin ona taktığı lakaplar ile anılıyordu. Su Müdürü, Barajlar Kralı, Morison Süleyman, Çoban Sülü, Şapka, Bir Bilen, Zenit Süleyman, Baba…
1964’ten 1980 yılına kadar birçok hükumetler kurdu, başbakan olarak hizmet etti. En olmaz denilen anda hükümetler kurdu. Daha çok koalisyon hükumetleri idi. 16 yıl boyunca askerlerin sürekli yönetimde olma ya da söz sahibi olma adına oturtulmaya çalışılan demokrasimiz kesintiye uğratılıyor, mehter marşı gibi iki ileri bir geriye gidiyordu. Biraz filizlenen, yeşillenen bu genç fidan kökünden kesilmeye çalışılıyordu. Başbakan Demirel her seferinde salvolardan hafif yaralarla kurtuluyor ve tekrar göreve geliyordu.
1970’in ikinci yarısı ülkede çok sıkıntılı geçiyordu. Bir taraftan ekonomik sıkıntı, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından dolayı Batının ambargosu, daha kötüsü ise sağ-sol, alevi-sünni çatışmaları. Üniversiteler kapalı olduğu günler, açık olduğu günlerden daha fazla idi. Anarşi liselere kadar inmiş, ülkenin her tarafında, her şehrinde gün geçmiyor ki hadise olmasın, anarşik olay olmasın. Çorum’da, Kahramanmaraş’ta alevi-sünni çatışmasından onlarca insanımızı kaybetmiştik. Ortalık yangın yeri idi. Öyle ki; anneler sabah yolcu ettikleri çocuklarının akşam sağ salim eve gelebileceklerinden endişe ediyorlardı.
1980’in sonbaharını yaşıyordu Türkiye.
Millette bıkkınlık başlamıştı. Kahvehaneler taranıyor, mahalleler, semtler hatta ilçeler iller parsel parsel bölünmüş; bu şuncuların, şu da buncuların diye… Polisler, öğretmenler kamplara ayrılmış. Liseler, üniversiteler süresiz kapatılır hale gelmişti. Evet ülkede sıkıyönetim ilan edilmişti. Günün belli saatlerinde sokağa çıkma yasakları uygulanıyordu. Ama nedense ülkenin nerede ise sahibi haline gelmiş olan askeriye pasif kalmış, emniyet etkisiz halde idi. Bazı akl-ı evveller “Ordu nerede, niçin yönetime el koymuyor” kabilinden çağrıda bulunuyorlardı. Koyacaklardı koymasına da, “ihtilalin olgunlaşması” gerekiyordu. Yani her gün 15-20 kişinin ölmesi yetmezdi. Sayı artmalıydı. Arttı da…
12 Eylül 1980.
Perşembeyi Cumaya bağlayan gece yarısını geçmiş, insanlar uykuda iken tek kanallı TRT televizyon ve radyolarından abdesthane ibriği gibi dizilmiş omuzu kalabalık paşalar, dudaklarını şapırdatarak “ordunun yönetime el koyduğunu”. Demokrasi bir kez daha askıda idi. Ellerini ovuşturanlara gün doğmuştu. Bu satırları yazan o zaman 15 yaşında idi. Mahallemizde bir erin evin kapısının önüne çıkan babamı tartakladığına şahit oldum.
Ülkeyi yönetenler tutuklanmış. Siyasetten men edilmişlerdi. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş (daha sonra) gözetim altına alındı. Endişeli idiler. Ne olacakları, akıbetleri belli değildi. Ülkede daha 20 yıl önce bir başbakan ve iki bakan idam edilmişti. Neyse ki korkulan olmadı. Birçok siyasi ile birlikte Zincirbozan askeri üssünde mecburi istirahata tabii tutuldular. Bu istirahat esnasında birbirleri ile kavgalı, selamlaşmayan, tokalaşmayan, cumhurbaşkanı seçemeyen, liderler bol bol muhasebe yapma fırsatı buldular. Hataları ile yüzleştiler.
Mecburi istirahattan sonra serbest bırakılmışlardı. Fakat siyasi yasaklı idiler artık. Partilerinin mal varlıklarına el konulmuş, kendileri ve arkadaşları siyasetten men edilmişlerdi. Evlerine çekilmişlerdi.
Bir Temmuz günü idi.
Süleyman Demirel’in Tuzla’daki yazlığında dinlendiğini öğrendim. Üniversite son sınıfta idim. Nereden esti ise, onu ziyaret etmek geldi içimden. Bir telefon bulmuştum. Onun Tuzla’daki evinin telefonu. Akşam vakti idi. Çekine çekine çevirdim sokak telefonundan. Çekincemin sebebi, telefonun ona ait olup olmadığı, ona ait olsa bile ona ulaşıp ulaşamayacağım, ulaşsam bile randevu verip vermeyeceği idi. Jetonu attım, numarayı çevirdim. Bir iki ses sonra “Alo” dedi karşısı. Bu ses, tüm çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca duyduğum o meşhur ses, Demirel’in sesi idi. Tanıdım. Heyecanlandım birden. Birkaç saniye sonra sıkıla sıkıla “Efendim…” diye başladım söze, kendimi tanıttım, derdimi anlattım, dört arkadaşımla ziyaret etmek istediğimizi söyledim. Sözümü bitirir bitirmez “Tabi genç adam” dedi, “Yarın 16.00 da buyurun” demez mi! Ahizeyi yerine nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum bile. Öyle ya koca Başbakan, 20 yıl ülkenin kaderinde etkili olmuş Süleyman Demirel beni, henüz 21 yaşındaki bir genci muhatap almış ve randevu vermişti. Hemen arkadaşlarım Cevat, Mahir, Şerafettin ve Celal’le buluştum. Anlattım olup biteni. İnanmadılar ilkin. Her neyse…
Ertesi gün Bostancı’dan banliyö trenine bindik üç kafadar, Tuzla’da indik. Hava sıcak, istasyondan sahil epey uzak, taksi ile gidecek para yok. Yürü babam yürü… Saat 15.30 gibi mekana vasıl olduk. Yıllarca koruma müdürlüğünü yapan, pala bıyıklı bir abi karşıladı bizi. Oturduk gölgede soluklandık, su ikram etti. Tam saat 16.00 da bizi içeri aldı. Zeminde balkonda bir büyük masa, üstünde evraklar, dergiler kitaplar. Ayakta karşıladı bizi. Beyaz çizgili bir ceket, mavi gömlek bugün keten olduğuna kanaat getirdiğin bir pantolon ve en çok dikkatimi çeken kravatı ve tabii vazgeçilmez aksesuarı olan altın kravat iğnesi. Oturmadan elimden tuttu “Burası nedir?” dedi iki metre uzağımızda kenara vuran denizi gösterdi. “Deniz efendim” dedim.
“Ben nasıl giyinmişim?”
“Kravatlı Sn. başbakanım…”
“Niçin, bu sıcakta bu haldeyim?”
“……..”
“Sizin için, milletim için. Çalışıyorum. Göreceksiniz beni bir kenara atamayacaklar…”
“!?!?”

Üzeri cam, ayakları ve iskeleti ferforje olan bir masanın etrafında yine ferforje sandalyelere oturduk.
Konuştu, konuştu, konuştu…
Anlattı da anlattı…
Demokrasi, asker, eğitim, üniversite, Kıbrıs…
Din-Devlet ilişkisi, Laiklik, Anavatan Partisi, Halkçı Parti…
Güneş denizin üzerinden batmak üzere idi.
Rahmetli Nazmiye Hanım ilk çayımızı o ikram etmişti.
***
Allah vergisi bir konuşma kabiliyeti ve rakam hafızası vardı.
Rakamlar havada uçuşuyor, ama bir insicam içerisinde idi.
Biz üç öğrenci onu kemal-i dikkatle dinliyorduk. Bizim Mahir, ha bire not alıyordu.
Fakat benim muzırlığım üzerimde olmalı ki; bir taraftan dinliyorum, diğer taraftan da çevreyi -güya- inceliyordum. En çok dikkatimi çeken Demirel’in kıyafeti idi. Nemli İstanbul yazında kravat, kravat iğnesi, kravat mendili…
Her detay yerli yerinde.
Zaman zaman masadaki sarı renkli albenili bir kalem ile önündeki kağıda notlar alıyor, çoğu zaman da elinde evirip çeviriyordu.
Kalem güzel, onu tutan el, memleketin önemli bir siyasetçisi.
Aklımdan neler geçmiyordu ki?
Bu kalemi başbakanlığı döneminde kullandı mı?
Kullandı ise, hangi kararları imzaladı?
12 Eylül Darbesi olduğunda bu kalem cebinde mi idi?
Zincirbozan’dan mektupları bu kalem ile mi yazdı?
Sorular, sorular…
Merhum kaleme karşı ilgimi fark etti de gözüme sokarcasına ilgi odağı haline getirmeye mi çalışıyordu acaba?
İçim içimi yiyordu. Nasıl yapardım da kaleme bakar gibi yapıp elime alıp incelerdim. Sahi elinden alıp incelesem, ya da direk onu ondan istesem nasıl olurdu?
“Çok çok reddedilirdim. Daha ötesi yok ya!” diye geçirdim içimden.
O konuşuyor ben kafayı iyice kaleme takmıştım.
Birden çocuksu bir duygu ile; “Sayın Başbakanım Kaleminiz…” demeye kalmadan. Kendine mahsus bir gülümseme ile gerdan kıvırarak “Farkındayım, çok sevdin galiba…” dedi ve uzattı kalemi bana.
Biz ona bir kutu çikolata götürmüştük.
“Nazmiye! Çocukların hediyelerini getirir misiniz?” dedi. Rahmetli Nazmiye hanım “Demirel, sizin koltuğunuzun yanında” dedi.
Belli ki ayrılma vakti de gelmişti.
Ayağa kalktık.
Mahirin elinde kırık dökük bir fotoğraf makinesi vardı.
“Efendim bir fotoğraf…”
“Tabii çocuklar. Bir masanın etrafında, bir de denizi arkamıza alalım. Gün batımı çok güzel…”
Öyle de yaptık.
Sonra eğildi, üç adet dikdörtgen şeklinde ince paket vardı. Birini, Mahir’e, diğerini Cevat’a, Şerafettin’e ve Celal’e verdi. “Bu da sana Mühendis bey” dedi. Kalemi uzattı. “Ama sana kravat yok” dedi yine gülümseyerek. Paketlerin içinde ne olduğunu öğrenmiştik. Ve fakat hiç umurumda değildi. Kaleme çok sevindiğimi belli etmemeye çalışıyordum, ayıp olmasın diye. Aldım. Teşekkür ettik. Ayrılırken bize bahçede on beş- yirmi adım eşlik etti. Sonra görevliler eşliğinde konuttan ayrıldık.

21-22 yaşındaki bir genç için çok güzel bir hatıra idi.
Arkadaşlar mutlu, ben mutlu.
Ama beni asıl mutlu eden elimdeki kalem. Demirel’in kalemi, dolma kalemi. Öylesine sıkı sıkıya tutuyordum ki bir ara avucumun terlediğini hissettim.
Eve geldim. İlk işim bir mercek alarak kalemi incelemeye başladım. Bugün bile en büyük keyfimdir yeni bir kalemi mercek altında en ince detayına kadar incelemek.
Dupont marka altın kaplama bir kalem. Ucu 18 ayar altın.
Kalemin altın olması elbette güzeldi. Fakat daha güzeli sonradan tekrar başbakan ve cumhurbaşkanı olarak ülkeye hizmet edecek olan Sayın Süleyman Demirel’in kullanmış olduğu kalem olması idi.
37 senedir o kalemi diğer kalemlerim içinde ayrı bir yerde saklarım. Ama yalnız değil. Zira Zincirbozan’da mecburi arkadaşlık yaptığı merhum Ecevit ve Merhum Erbakan’ın kalemlerinin yanında… Tabii ki bugünkü Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan’ın kalemleri ile birlikte…

