Methodist Hastane Odasından Gelen Özal'ın Kalemi
80’li yıllara damgasını vurmuş bir siyasetçi.
- Cumhurbaşkanımız merhum Turgut Özal.
Sağlık sorunları nedeni ile 5 kez bıçak altına yatmış, nedense bütün ameliyatları için Houston Methodist hastanesini seçmişti.
1992 Nisan sonunda prostat sorunu nedeni ile Amerika’ya uçar. Teşhis “kanser”.
Ameliyat olması gerekiyor.
Çok riskli.
Ancak Özal’ın kadere inancı tamdır. Mü’min, inancı tam iyi bir Müslümandır. Bunu her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen bir güzel insan.
Ameliyat hazırlıkları yapılır.
Yanında başta Semra Özal Hanımefendi) olmak üzere aile fertleri ile doktoru Cengiz Aslan ve basın sözcüsü Can Pulak vardı. Ha unutmadan bir de aile dostları iş insanı Z. Abidin Erdem… Dışarıda güzel bir bahar sabahı esintisi var. Yani seher yeli… Hemşireler gelmeden iki rekat namaz kılmak istedi. Semra hanım dolaptan seccade çıkartıp serdi. O müdahale etti “biraz sağa, biraz sağa” diyerek seccadeyi kıbleye yönlendirdi. Selamı verir vermez görevliler girdi odaya. İstifini bozmadan duasını yaptı uzun uzun. Sonra onlara dönerek “hazırız!” dedi. İlgililer Özal’ı odasında hazırladılar. Uzun gömlek giydirilip, arkadan bağlandı. Gözlüğünü çıkartırken Semra hanımın gözlerini sildiğini gördü. “Ne o ağlıyor musun yahu?” dedi hafif gülümseyerek elini Semra hanımın omuzuna attı ve Urfalı Şair Nabi’nin;
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûz-gârın görmüşüz
Beyitini okudu.
Hemşireler ve doktorlar müdahele etmese şiirin hepsini okuyacaktı.
Doğrusu onunda gözleri dolu dolu olmuştu. Bir ülkenin cumhurbaşkanı da olsa netice itibari ile, baba, dede, eş dahası insandı. Elbette merak vardı ve can tatlı idi.
Hemşire, doktorun talimatı ile kalçadan bir iğne yaptı Özal’a. O yürümek istemişti asansöre kadar ama haline bırakmadılar. Tekerlekli sandalyeye bindirdiler. Tam asansöre girerken bir kez daha baktı aile efradına. Tepkisiz bakıyordu öylesine. Belli ki az önce yapılan iğne tesirini göstermişti.
Aldı götürdüler onu.
Saat 12.30 gibi haber geldi. Ameliyat iyi geçmiş ve yoğun bakımda izleniyordu.
Ertesi gün kendisi için özel hazırlanmış odasına çıkardılar. Nekahet döneminde idi. Çocuklarını görünce duygulandı, gözleri doldu, dudakları titredi. Bu kez moral verme sırası Semra Hanımda idi. Anne şefkati ile sardı sarmaladı onu. Doktorlar uyardı. Yakın temas bir müddet yasak idi.
Günler geçti.
On gün kadar ateşi düşmemişti. Ama tetkiklere göre bir sorun da görünmüyordu. On günün sonunda ateşi normale döndü. Aile, heyet ve doktorları rahat bir nefes almışlardı. Sondalar teker teker çıkartılıyor. Ama hala takılı sondalar vardı. Yavaş yavaş ziyaretçi kabulüne de başlamıştı.
İlk TRT’yi sonra da Ali Kırca’yı kabul etmişti. ATV’de yayınlanan Ali Kırca röportajını bugünkü gibi hatırlıyorum.
Röpdoşambrının içinde, süzülmüş, duygusallaşmış bir cumhurbaşkanı intibaını veriyordu.
Röportajın sonunda kanaatimde haklı çıkmıştım. Gazeteci sordu “Türkiye’ye mesajınız var mı?” diye. O, cevabını ağlayarak vermişti.
- günde iyice kendine gelmişti. Ama hala hastanede takip edilmesi gerekiyordu.
Hastanenin genel koordinatörü ve protokol müdürü Özal’ın odasına geldi. Öğleden sonra ABD Başkanı Sayın George Bush’un geçmiş olsun ziyaretine geleceğini söylediler. Zira iyi dostu idi.
Geldi Başkan Bush.
Yarım saat kadar oturduktan sonra kalktı.
“Semra!” dedi “Ne o öyle dolaba koyduğun paket. Preziden Bush’un getirdiğini aç bakalım”
Semra hanım “ Olmaz!” dedi, “sana yasak”
Paketi açtı, odadakilere ikram etti. Başkan Bush hasta ziyaretine çikolata getirmişti lakin, gözünün önünde güzelim çikolatadan yiyorlardı. O da öyle bakıp duruyordu.


Cumhurbaşkanının ziyaretçi kabul ettiğini duyan dönemin büyük işadamları özel uçaklar kiralayarak fevç fevç Houston’a uçuyorlardı. (O zaman öyle idi. İkbal dönemiydi. Fakat bu sene Özal’ı anma töreninde o iş adamlarından hiç kimse yok idi)
Bir gün Semra hanımın olmadığı bir anda oda da Zeynel Abidin Erdem ile baş başa iken;
- Zeynel şu dolabı aç!
- Açtım efendim.
- En üst katta çikolata kutusunu gördün mü?
- Sayın Bush’un getirdiği,
- Ha evet. Tamam. Çabuk dört tane çikolata ver. Semra gelmeden halledeyim.
- Ama efendim?!
- Ver ver…
Çikolataları arka arkaya yedikten sonra “Yahu Zeynel, ne kadar güzel bunlar. Sahi şu elbise dolabındaki ceketimin cebinde bir kalem var. Onu ver. Masanın üzerindeki kâğıttan da bir tane ver Preziden Bush’a bir teşekkür mektubu yazayım” der.
Erdem, kalemi ve kağıdı veriyor. Özal mektubu yazıyor ve bir kenara bırakıyor. Kalemi tekrar yerine koymasını isterken Erdem, kalemi elinde uzunca bir süre inceliyor.
Özal, kendisine çikolata verdiği için çocuksu bir ifade ile “Tamam Zeynel tamam. O dolma kalemi sana vereceğim ama iki gün sonra…”
Özal’ın çocuksu bir tarafı vardı ama, neden şimdi değil de iki sonra idi.
Zeynel Abidin Erdem iki günü zor etti.
Gerçekten iki gün sonra “Zeynel al, bu senin…” diyerek kalemi uzattı.
Kalemin üstünde önce kazınmış, sonra altın varak ile bezenmiş “T. Özal’dan Z. A. Erdem’e” yazısı yazılmıştı.
Erdem bu kalemi yıllarca sakladı.
Keleme düşkünlüğü onun da kulağına gitmiş olmalı ki; bir gün beni aradı, bu kalemden bahsetti. Uzunca bir telefon konuşmasından sonra “Kıymetini bilecek birini arıyordum. Sizi buldum. Hocam bu kalem sizin”
Telefonu kapatamadım “Neredesiniz?” diye sorabildim.
İstanbul’da, Etiler’de olduğunu söyledi. “Üç saat sonra oradayım” dedim.
Ankara’daki toplantılarımı iptal edip, ilk uçakla İstanbul’a gittim. Kalemle karşılaşma Evet, üç saati geçmişti ama nihayet Etiler’de buluşup kalemi aldım ve ilk uçakla tekrar Ankara’ya döndüm. İtina ile sakladığım bu güzel kalemi zaman zaman çıkarıp severim, yazılar yazarım sonra temizleyip tekrar yerine koyarım.
Markasını merak ediyorsunuz, biliyorum.
Lakin bu tür tarihi yazan kalemlerin markasından ziyade yaşanmışlıkları ve hikayesi önemlidir.
Ama çok merak ettirmeden, markası da bilindik. Watermann’ın özel üretimi…

