Skip to content Skip to footer
PROF. DR. MUHİTTİN ŞİMŞEK'İN KALEMİNDEN

Pandemi ile Mücadeleye Şahitlik Eden Kalem

Tarih boyunca insanlık türlü türlü salgınlara maruz kalmıştır. O salgınlar, mobilite ve iletişim bugünkü kadar çok olmadığı için, olabildiğince yerel kalmış ve küresel bir salgına dönüşmemişti. İtiraf etmeliyim ki bizden ırak olduğu için çok da umursamamıştık. 2019 yılının Aralık ayının sonlarında dünyada bir salgından bahsedilir olmuştu. Çin’in Wuhan kenti kaynaklı olduğu ifade edilen grip benzeri bir hastalığın yayıldığı yönünde haberler birinci sıraya yerleşmeye başlamıştı. “Bize bir şey olmaz” mantığındaki güzel milletimizde bile endişe baş göstermişti.

… Ve beklenen oldu.

11 Mart 2020 Çarşamba günü idi,
Fahrettin Koca’yı tanıyanlar bilir. Babacandır, diğergamdır, yardımseverdir, mütevazidir… Önünde onlarca mikrofon, arkasında Türk bayrağı ve sağlık bakanlığı flaması, ayakta konuşmaya başladı. “Aziz milletim. Bugün akşam saatlerinde koronovirüs şüphesi olan bir vatandaşımızın test sonucu pozitif çıkmıştır” İşte o andan itibaren artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı kanaati tüm vatandaşlarda yaygınlaşmıştı. Sayın bakan gerekli uyarıların yanı sıra panik olmamamızı salık versede, iletişim çağında diğer ülkelerde olup bitenleri, yürürken düşüp ölenleri, İtalya’nın kapandığını gören milletimiz işin ciddi boyutlarda olduğunu anlamıştı.

17 Mart 2020 Salı günü,
Acil kodu ile TV’lerde alt yazı geçiyordu. Sağlık Bakanımız Dr. Fahrettin Koca’nın gece yarısına 15 dakika kala 23.45’te Sağlık Bakanlığının Bilkent Yerleşkesinde kameraların karşısına geçeceği duyuruluyordu. Sosyal medya çalkalanıyordu. Türkiye o saat, o dakikaya kilitlenmiş bakanın yapacağı açıklamayı bekliyordu. Dış siyaset, iç siyaset, ekonomi, dolar kuru, Euro kuru, işsizlik hepsi bir kenara bırakılmış, yaşlısı-genci, kadını – erkeği, amiri- memuru kelimenin tam anlamı ile 85 milyon ekran karşısında Fahrettin hocayı bekliyordu. Bugünkü gibi hatırlıyorum, saat tam 23.47 de bütün kanallar sağlık bakanımızı veriyordu. Yine arkasında bayrağımız ve sağlık bakanlığı flaması. Bu sefer oturuyordu. Kameralar önce geniş açıdan aldı toplantının yapıldığı salonu. Bilim kurulunun kıymetli üyeleri ve başta Sayın Koca. Bakan bey tam konuşacaktı ki bir bürokrat eğildi kulağına bir şeyler söyleyecekti ki “Benden biraz uzak dur” sözü duyuldu. Belli ki iş gittikçe çetrefilleşiyordu. Bu toplantı da ilk gözüme çarpan ve dikkatimi çeken bakan beyin elindeki kalem oldu. Lüksü, şatafatı sevmeyen bu mütevazi adamın elindeki kalem uzaktan gördüğüm kadarı ile Krom Scrikss idi. Bu mevzuya tekrar geleceğim. Sn. Koca üzüntülü bir yüz ifadesi ile “Aziz milletim” diye söze başladı. Bu iki kelimeyi daha sonra aylarca duyacaktık. “Aziz milletim, beş gün önce koronavirüs teşhisi konan ilk hastamız hayatını kaybetti”. Koca, hastanın 89 yaşında olduğunu ve virüsü Çin temaslı bir çalışanından kaptığını açıkladı, ayrıca açıklanan yeni vakaları da bildirdi. 57 yeni vakanın olduğunu açıklayan Koca, toplam vaka sayısının 98'e yükseldiğini açıkladı.

Bakan Koca'nın açıklaması şu şekilde devam etti, elindeki kalemi sıka sıka.
“Aldığımız tedbirlerle 90 gün direndiğimizi ifade etmiştik. Çin’den sonra sorunun niteliğini kavrayan ilk ülkelerden biriyiz. İnsanlık bu tablonun içindeyken tüm dünya ile yoğun ilişkileri olan Türkiye’nin kendini yalıtması imkan dışıydı. Araştırmalar bugün bize çok şey öğretmiş durumda. Virüs solunum ile buluşuyor, kalabalık ortamlar en riskli ortamlar. Virüsün farklı yaş grubundaki etkisi önemli. Çocuklar kolay kapabiliyor ama ölüme rastlanmıyor, sonuç yaşın ilerlemesine bağlı olarak değişiyor. Bu hastalıkta ölüm oranı sanılanın altındadır. Hastalığın en ağır seyrettiği kişiler direnci düşük ve başka hastalığı olanlardır.”
Bütün Avrupa kapanmış, uçaklar uçmuyor, marketler yağmalanıyor, herkes canının derdine düşmüş ve Dünya Sağlık Örgütü salgının adını koymuştu: Pandemi… Yani dünya çapında.

Sayın bakan her gün tv de canlı olarak halkı bilgilendiriyor, olabildiğince milletle iç içe, bütün verileri paylaşıyordu. Ama hep elinde o Krom Scrikss kalem ile.

1 Nisan 2020 Çarşamba günü yine basın toplantısında elindeki kalemi sıkışından ve yüz ifadesinde onu üzen çok önemli bir şey olduğunu tahmin etmişti. Bazı değerleri verdikten sonra sözü sağlık çalışanlarına getirdi “… Bu salgının en önemli kahramanları sağlık çalışanlarımızdır. Şimdi sizlere doktor, hemşire, hastabakıcı vefatlarını açıklayacağım. Önce hocaların hocası Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu hocamızı kaybettik, tüm milletimizin başı sağ olsun.” Diğer sağlık görevlilerini açıklayacağı anda boğazı düğümlendi, gözleri doldu, elini sıktı, parmakları arasındaki Krom Scrikss’i bir sağ eline bir sol eline aldı. Sıktı, başparmağı ile tepesi ile oynadı kalemin, oysa kalem basmalı değildi. Neden sonra kendini toparladı ve konuşmaya devam etti…

2020 olanca sıkıntı ile gelmişti.

İlk önce depremle sarsıldık ülke olarak sonra çığ felaketi, derken hepsini bir kenara iten salgın…

Ah salgın, ahh pandemi.

Bize ne kadar aciz olduğumuzu hatırlatmıştı. Uçaklar uçmuyor, fabrikalar çalışmıyor, oteller kapalı, dükkanlar kapalı, okullar, camiler kapalı.

Hayaller, makam, mevki, para hırsı bitmişti.

Mücadele büyüktü,

Bilime sarıldık.

Orada da sıkıntı vardı. Bilim de çözemiyordu. Tanımıyordu.

Mars’a gitmeyi planlayanların 25 kuruşluk maske için korsanlık yaptığına şahit olduk.

Dünya’yı titrettiğini (aslında hepimiz) zannedenlerin eve hapsedilmelerini gördük.

Yüzlerce yıllık alışkanlarımızı bir anda sildik.

 “Ben”liğimizi almıştı..

“Dokunsal” olan benden, sevgimi izhar etme şeklimi çalmıştı.

Ne babama, ne evladıma sarılamıyordum.

Minik bir bebeği annesinin kucağından kapıp doya doya koklayamıyorduk onun yüzünden.

Ne kızgınlığımı, ne doyasıya sevincimi paylaşabiliyordum kimseyle.

Melekûtî ay olan Ramazan’da ne sahurun tadı vardı ne de iftarın. Teravih kılmaya ne zaman başladığımı hatırlamıyordum ama bildiğim şey artık teravih kılmıyorduk.

Camileri kapadı, Cumalarımızı aldı tam 7 hafta.

Kâbe imamını seyrediyordum televizyondan. Ağlayarak on kişi ile namaz kıldırıyordu Leyle-i Kadir’de.

Sonra diğer kanala geçiyordum. Efendimizin türbesinin bulunduğu Mescid-i Nebevi’yi gösteren kanala.

İşte en çok da buna üzülüyordum. O’nu (SAV) mahzun bırakmıştık. Haşa O (SAV) niye mahzun olsun ki; bizdik mahzun olan…

Bilal Abi’yi, Burhan Abi’yi, Mustafa Amca’yı, Halide Teyze’yi aldı bizden…

Daha nice niceleri…

17 Ağustos 1999 depreminde kaybettiğimiz canlarımız kadar canlarımızı çaldı…

Her akşam babacan bakanım bilgi veriyor, ölen, testi pozitif çıkan, entübe olan, sonra tedavi görüp sağlığına kavuşanlar ile ilgili bilgi veriyordu. Ama hep elinde o kalem vardı.

Ben bir hocayım,

Her eylülde üniversitemin açılışını heyecanla beklerdim.

Aramıza teknolojiyi, adına online, zoom denen nesneleri soktu.

Öğrencilerimi kampüsten, kampüsü de öğrencilerimden çaldı.

Onların amfilerini, sınıflarını, atölyelerini, laboratuvarlarını çaldı,

Ağaçların sararan yapraklarını, kampüsün rengârenk sarmaşıklarını, güzün güzelliklerini arkadaşları ile yaşamalarını çaldı.

Çocuklarımızın koridorları, kütüphaneyi, yurtları, yemekhaneyi neşelendiren cıvıl cıvıl koşturmalarını çaldı.

Hoca arkadaşlarımla görüşüyorum, gözleri dolu dolu, öğrencilerden bahisle artık onlara kızmayacaklarını, bazı hatalarınızı görmeyeceklerini bir baba, bir anne şefkatiyle dile getiriyorlardı.

Hani bir söz vardır, “Mekânları şereflendiren insanlardır”…

Çok doğru…

Bizden, birbirimizi yani şereflendirenlerimizi çalmıştı.

Ama o kaleme çok alışmıştım. Artık Fahrettin beyi Krom Scrikss’siz düşünemiyordum.

***

Toplantıları, sohbetleri, çay-kahve muhabbetlerimizi aldı elimizden,

Maskeli de olsak insanlardan kaçmaya alıştırdı bizi.

Sekiz milyarı yalnızlaştırmayı başardı.

Ana kızdan, baba oğuldan kaçar oldu.

Sadece salgın mı?

Fahrettin bey, ah güzel dostum. Bakanlığın tadını çıkaramadı.  Van’da çığ, Elazığ’da deprem, İdlib’de şehitlerimiz, sel, uçak kazası, Karlıova depremi, Giresun’da sel, Hatay’da yangın, İzmir’de deprem…

Daha niceleri…

Yılmadı, Cumhurbaşkanımızın liderliği, destekleri, orkestra şefliği ile üstesinden gelmeye inanmıştı.

Bir gece saat 02.00 de beni aradı. Korktum. Açtım telefonu “Hayırdır sayın bakanım…” dedim çekine çekine. “Hayır tabii ki biz de şer yok. Gel bir çay içelim” dedi. Biliyordum bütün ekibi ile aylardır adeta bakanlıkta kamp kurmuşlardı. Bakanlığa ulaştığımda saat sabaha karşı üçe geliyordu. Belki on kişi kapıda görüşme bekliyor, diğer odada bilim kurulu üyeleri harareti tartışmalar yapıyordu. Bahadır beni odaya aldı. Maske-Mesafe-Hijyen kurallarına uyarak epey sohbet ettik.  Sonra “gel!” dedi bana. Arka odaya geçtik. Bir üçlü kanepe vardı, üstünde düzeltilmemiş bir pike. “Bak hocam aylardır burada yatıp kalkıyorum.”dedi elinden düşürmediği Krom Scrikss ile gösterirken.

Bu kalem, pandemi ile mücadelenin simgesi haline gelen Fahrettin hocanın bence alamet-i farikası olmuştu. Fazla öyle pahalı, gösterişli kalemleri sevmiyordu. Masasında hep bir adet Graff Von kurşun kalem vardı, bir de elinden düşürmediği mevzu bahis kalem. Kalem sevdiğimi bildiği için Graff Von kalemi yine bir gece yarısı ziyaretimde bana vermişti. Ama o Krom Scrickss her nedense kimseye vermediği gibi, her gün basın toplantısında da parmakları arasında idi.

***

Hamdolsun pandemi bitti.

Dr. Fahrettin Koca yeniden bakan olarak atandı.

Altı yıllık bakanlık sonunda ayrıldığı gün aradığımda “Bir gün İstanbul’daki ofise gel, sana sürprizim var” dedi.

Geçenlerde ziyaret ettim.

Hoş-beş, çoluk-çocuk sohbetinden sonra ayağa kalktı, elimden tuttu, masasının çekmecesini çekti, bir kutu çıkardı, kutuyu masanın üstüne koydu “Sen aç hocam” dedi. Açtım.

Krom Scrikss…

Bir döneme şahitlik eden kalem.

“Bunun sahibi artık sensin!” dedi. Kutuyu kapattı bana verdi

Tükid – Tüm Kırtasiyeciler Derneği 2026© . Tüm hakları saklıdır.